Yeah Baby!

  • Facebook - Black Circle
  • Twitter - Black Circle
  • Google+ - Black Circle
  • Instagram - Black Circle

Bir ay, 5 coğrafi bölge, 4689km!!! - 2 - Sapanca > Sinop - Mesafe:584km -

Sapanca'ya hareket 14'ü akşamı oldu. Bir takım lojistik planlar dolayısıyla Sapanca'ya kadar iki araba gitmemiz icap ediyordu. Herhalde bayram öncesi olduğundan yol hem çok kalabalıktı hem de bütün manyaklar yollardaydı. Normalde 2 saat süren yolu 4 saatte alabildik. Aileyi hasretle kucaklayıp birşeyler yiyip içip yatmak biraz zaman aldı. Selim nispeten erken uyudu ama ben her zamanki gibi heyecandan, uykuya dalmakta zorlandım. :)

Sahur vakti, saat 3buçukta uyanıp 4'te yollara revani olduk. Yola başladığımızda henüz karanlıktı. Serin serin mis gibi başladık. İstikamet Sinop. Rota, Ankara yolu, Gerede sonrası Karabük-Samsun çıkışından yukarı. Total 550km. Ve fekat...

Bu arada şahane bir uygulama tavsiyesi aldık Alper'den. (KTM sevdalısı, bizim gibi yol sevici, snowboard hocası bir can arkadaş olur kendisi.) Yola başlaken rota başlatıyorsun, yolun sonunda da - unutmazsan :) - kaydı durdurup sisteme upload ediyorsun. Böylece gidilen yollar ve katedilen mesafeler şıp diye kayıt altına giriyor. Biz denedik sevdik memnun kaldık. Tüm "yol"culara tavsiye ederiz.

Bolu tüneli öncesi, tam da Kaynaşlı çıkışı öncesi trafikle karşılaştık. Trafik derken öyle dur kalk, yoğun ama akıcı falan değil, baya duruyor arabalar 3 şeritli yolda. Hem de göz alabildiğine. Dedik ki tüneli tir edelim, Bolu Dağı'nı tırmanalım. Kaynaşlı'dan çıktık vurduk dağ yoluna. Bir yarım saat gittik gitmedik, Selim dedi ki "Hararet ışığı yandı." Sarıkız'ın yumuşak karnı. İhmale gelmez. İlk müsait tesise çektik arabayı neyse ki çok yakındı. (İsmail'in Yeri) Park ettik, 1-2 dakika bekledik, marşa bastık, kırmızı ışık! Selim dedi ki motoru soğutalım öyle devam edelim yola. O zaman bir çorba içilir. Zaten Bolu Dağı'nda domates çorbası çocukluktan gelen bir lezzettir damağımda. Tesadüfün güzeli, İsmail'in domates çorbası da tam çocukluğumdaki mis gibi domtis çorbası. Manzaramız da sisli Bolu Dağı. Sarıkız motoru soğuturken biz de dağın seyrine durduk biraz. Çorba, çay, sigara, indik arabanın yanına. Marş; kırmızı ışık yok ama ibre çok hızlı yükseliyor. Motor kapağını açtık, hem o soğusun hem de biz ateş başında ısınır gibi ısınalım accık. Bir 15-20 dakika sonra hadi rastgele diyip çıktık yola. Sakin sakin gittik, bir numara yok. İbre yükselmiyor. Dedik ki herhalde o rampada arkasına takıldığımız kamyonun arkasında çok yüksek devirle gittik, ondan trip attı bize Sarıkız. Bu arada hararetin düşmesine yardımcı olmak için kaloriferi açarken haşin davrandıysam biraz, kalorifer telini azıcık kopartmışım. :) Sonra bir tesise girdik yine, bu sefer Selim tamirde. :)

Gerede'den burnumuzu Karadeniz'e çevirdikten bir süre sonra Sapanca'dan yanımıza yolluk olarak verilmiş pideleri yemek için şöyle güzel bir ağaç gölgesi aradık bulduk yol kenarı, yedik içtik, çıkıp güzel havada sigaraları tellendirdik. Durduğumuz yerin yakınındaki evden bir amca çıktı, bize doğru yürüyor. Pantalonun içine dibine kadar tıkıştırılmış gömleği, içine göçmüş karnı, son delikten sonraya eklenmiş deliğe kadar sıkıştırılmış kemeri ve kafasında kasketiyle bildiğin Anadaolu amcası. Önce arabayı arkadan bir süzdü, sonra yavaş yavaş arabayı izleyerek yanımıza yürüdü. "Hoşgeldin İstanbulluuu" dedi. Hoşbulduk dedik sırıttık. İçimden dedim ki bakalım ne yumurtlayacak amcam. Amcam aynı yavaş adımlarla yürümeye devam etti. Beklediğim ilk Karadenizli karşılaşması bu değilmiş dedim içimden. Bir miktar yol kenarı çöpü toplayıp arabaya binmeye hazırlanırken baktım geri geliyor amcam. Tam benim yanımdan geçerken aniden durdu. Ben hemen yanındayım ama o karşı kapı tarafına Selim'e seslendi; Nereye boyle? O kadar güzel gülümsüyordu ki kızamadım beni adamdan saymadığına. :) Selim de adamın dediğini tam olarak duyamadığından ben cevap verdim Sinop'a gidiyoruz diye. -Sinoplu musunuz? -Hayır değiliz amca, gezmeye geldik. -Hee hee, iyi ettiniz. Yalnız benim tasvip etmediğim birşey var. Selim de ben de durduk dikkat kesildik.

Biz bi birbirimize baktık. Adamcık -haaddi iyi yolculuk! dedi yürüdü gitti geldiği yavaşlıkla. Maalesef bu yaşlı bilge adamın mesajını anlayamadık biz. Yoldan çıkmalı mııı, çıkmamalı mı? :) Kikirdeyerek bindik arabaya hareket ettik. Bir süre yol aldıktan sonra, ikimiz de bir önceki günden yorgun ve uykusuz olduğumuz için şöyle tadından yenmez bir ağaç altı su kenarı tatlı bir gölge bulalım, 1-2 saat kestirip öyle devam edelim yola. Kastamonu'yu biraz geçmiştik. Yanımızda Esederesi akıyordu. Oraya inmenin bir yolunu aradık. 1-2 fırsatı kaçırdık, geri mi dönsek ne yapsak derken ters yönde Akgöl diye kahverengi bir tabela gördük. Benim yol öncesi yaptığım araştırmalarımda karşıma çıkmış, görülesi yerler listeme eklediğim bir isim. İlerden - dönülmez işaretinin tam da önünden - U dönüşü yaptık. Akgöl yoluna girdik. Tabela 19km dedi. Şahane! Yaklaşık 5km sonra rampa tırmanmaya başladık. Hatrı sayılır virajlı bir yol olsa da çok dik bir rampa değil. Tırmanmaya başlayalı 2-3km olmuştu ki Sarıkız "Terliyom ben yaa" dedi yine bize. Ustabaşım kocam sevgilim bu işte bir anormallik olduğunu söyledi. Büyük ihtimalle fan devreye girmiyor yoksa bu yollarda bana mısın demez bu kız. Biraz bekleyip motoru sakinleştirip tornistan geri döndük. Hiçbir yere bulaşmadan Sinop oto sanayiye ulaşmak gerek. Anayola döndükten sonra benim gözlerim kapanmaya başladı. Yol inişli çıkışlı virajlı herşeyli bir yol. Hadi uyuyayım diyip derinlere dalamıyorum. Sevmem şoför yanında uyumayı. Bir de zaten biliyorum Selim de uykusuz. Arada gözümü aralıyorum, gördüğüm rüya mı gerçek mi bilemiyorum, iki koca dağın arasında döne döne ine çıka giden bir yol. Uykudan, kafam kontrolüm dışında artık. Rampa çıkıyorsak kafam pat arkaya düşüyor yok inişteysek küt öne düşüyor. Şahane muavinim ya, şöforu ayık tutacağım, arada Selim'e laf atıyorum. Daha cevabını duyarken üzerine bir cümle ekleyemeden tekrar gözüm kapanıyor. Boyat'tan Sinop'a 40km kalana kadar kafam düşe kalka geldik. O arada annem aradı, isabet oldu ona yol raporu verirken uykum açıldı. Zaten kısa süre sonra da Sinop oto sanayiye vardık. İlk bulduğumuz elektrikçinin arabaya bakışından belli daha önce hiç T3 ile haşır neşir olmamış. Zaten baktı etti ben yapamam dedi. İkinci usta da ızgarayı açtı Selim'le baktılar, sigortalar, müşür vs. sonuç yok.

Bulduğumuz üçüncü usta işinin ehli çıktı. Uğraştı didindi inat etti çözdü bizim sorunumuzu.

İşte Sinop Oto Sanayi'deki T3'ten anlayan ustamızın bilgileri :)

Allahtan ustayı bulmuşuz zira ramazanın son demleri, iftara yakın saatler, insanlar boş bakıyor. Bir de usta bulup da yaptıramazsak 2 gün sonra bayram. Zehir olurdu bütün yolculuk. Neyse, bizim hem fan müşürü bozulmuş hem de fana elektrik ileten kablo yerinden çıkmış. Bu sorunlar çözüldü, bir de arabanın fanını manuel olarak devreye sokacak bir düğme yaptırdık. Olası benzer bir durumda arabanın hararet ışığının yanmasını beklemeden kendimiz devreye sokabiliyoruz artık. Böylelikle Sinop'un ilk ve en önemli turistik ziyareti olan sanayi gezimiz bitmiş oldu.

Sanayiden çıktığımızda hala ağaç gölgesi su kenarı uyku hayalimizi gerçekleştirememiş, daha da yorulmuştuk. Araştırmalarda gördüğümüz Hamsilos Koyu fotoğrafları ve oraya yakınlığımız rotayı derhal oraya çevirmemize sebep oldu. Türkiye'nin tek fiyord oluşumu olduğu söylenen koya giderken geçtiğimiz plajda tipik Karadeniz dalgaları karşıladı bizi. Hamsilos'a vardığımızda (Hamsaroz da deniyormuş) dedim ki bulduk! Denize kadar inen sıkı bir çam ormanı, kıyısında ufak bir tesis. Plaj var, Deniz bisikleti var. En önemlisi süper gölgesi var. :)

Önce karınımızı doyuralım sonra da bir kuytuya çekilelim, bu yorgunlukla sabahı bile bulabiliriz uyuyunca diye konuştuğumuzda saat 4ü geçiyordu.

Yemekler yendi, çaylar içildi. Su kenarındaki banklara geçtik. Trabzon civarında gezip görebileceğimiz ve kaçırmamamız gereken şeylerle ilgili bilgi almak üzere Gizem'in - Gökova'ya yanına gideceğimiz can hatun olur kendisi - babasını aradım. Ben "acaba Mustafa abi mi Mustafa amca mı resmi kaçar ama Mustafa bey mi ne desem diye düşünürken karşımdaki ses "Aaa merhaba Simin Hanım" deyince hayatımda ilk defa bir arkadaşımın babasıyla beyli hanımlı çok bilgilendirici ama henüz sonuca bağlanamayan bir konuşma gerçekleştirdik. Durum itibarıyla 24 Temmuz 4 Ağustos arası şenlik programını bekliyoruz. Hadi dedik artık uyuyalım bir yerde ve fekat 35 lira verip girdiğimiz mesire yeri&kamping'de arabayı altına çekip uyuyabileceğimiz şükela bir nokta yok. Burada geceleyeceğiz dersek de ekstra 50 lira istiyorlar. Biz etrafı biraz turlayalım dedik haliyle. Garsonun bize söylediğine göre fotoğrafta da görünen karşı sahilde gecelemek istersek onun bir ücreti yokmuş. Buradan ayrılmadan önce kulak misafiri olduğumuz ufak enstantaneyi anlatmadan edemeyeceğim. Çocuk babasıyla deniz bisikletlerine doğru yürüyor. Arkalarından gelen 3 kişi daha ağır adımlarla takipte. Oğlan vızıldak bir sesle;

O: Babaağ onlar da mı geliyoo? - bıyık altı bir sesle B: Oğlum izlersin sen. O: Kucakta binmeye izin vermiyorlar ki babaaağ. B: Anlamadın oğlum, kenardan izlersin sen. Oğlanın vızıltısıyla baba sırıtıyor ve uzaklaşıyorlar... Az biraz bilgilendirme de yapayım. Hamsilos Türkiye'nin en kuzey noktasında bir koy. Buzul aşındırması sonucu oluşmuş ancak fiyord olarak kabul edilmesiyle ilgili ayrı fikirler var. Biz tanımlamasının ne olduğuna takımadan tadını çıkartmaya baktık. Sinop'ta söz konusu olan nükleer santral tabi ki bu bölgeyi de risk altında bırakıyor. Bundan hem biz hem de yerel halk çok endişeli. Sinop'ta ve civarda yaşayan her canlı ve tabi ki toprak radyasyona maruz kalacak. Toprak çürüyecek, ağaçlar çürüyecek, deniz ısınacak, balıklar ölecek, ölmeyenlerin yenecek hali kalmayacak, topraklarda yetişen mahsul zehirlenecek, o zehirli sebzeyi yiyen çocuk zihirlenecek diye devam eden korkunç bir yok oluş zinciri ortaya çıkacak. Eğer dünyada bir çok ülkede terkedilen nükleer enerji santrali Sinop'ta yapılırsa bizim bu keyifle ve özgürce ayak/teker bastığımız topraklar nükleer atık tehlikesi yüzünden insan erişimine yasaklanacak. Sadece Sinop'ta değil, canım ülkem topraklarının hiçbir yerinde nükleer santral istemiyoruz!!! Koyu arabayla turlayıp uyuyacak yer avına çıktık bir kez daha. Önce balıkçı teknelerinin yakınında bir boşluk çekiyor dikkatimizi, sinekli olur, devam. Ufak taşlık bir plaj, altına çekilebilecek ağaçlar da mevcut ama an itibarıyla dolu. Aklımızda olsun, devam. Koyu kapatan dalga kıranın üst tarafında yüksek bir alan fakat yerler bira kutuları yanık taşlar ve küllerle dolu. Belli ki muhit gençlerinin kaçış noktası burası. Geçiniz. Koyun arkasına devam eden yola döndük. Biraz orman içinden devam ettikten sonra karşımıza kocaman bir burun çıktı. Burası neymiş yahu diye yanaşınca anladık ki Hamsilos Koyu diye fotoğraflarını gördüğümüz yerdeyiz tam olarak. Geceler miyiz burada acaba diye düşündük. Önce bir keşif yapalım, biraz yürüyelim sonra karar veririz.

O dev burundan içeriye doğru bir haliç giriyor. Çam ormanı denize kadar. Su mücevher gibi yemyeşil. Gün batımı yakın... Hızla sırt çantalarını hazırladık. Sular, fotoğraf makineleri, ıvır zıvır. Tamam. Bir de yürüyüş öncesi sineklere karşı önlemimizi alıp Off sıkındık. Herşey tamam. Hayde!

Bu tur sırasında birşey farkettim, baya selfie çubuğu özürlüsü bir insanmışım. Neyse artık. :)

Yürüyüş yolu ormanın içinden tatlı tatlı döne döne gidiyor. Gün batımı yakın olduğu için biz bütün yolu yürümek yerine boynuzun ucunu görelim dönelim kafasındayız. 15-20 dakikalık bir yürüyüş sonunda ilk izlenim baya hayal kırıklığı yarattı. Bir miktar kuru taş, ot kök ve ağaçlar. Ağaçların dibine doğru biraz eğilince geçilebilir bir yol gördüm. Biraz dallarla seviştikten sonra manzara şahaneydi. Biraz durup dinlenip, durgunluğu dinledik, güneş de gitti o arada. Karanlığa kalmadan arabaya dönelim dedik.

Bulduğumuz gizli geçitten geçip hafif rampa tırmanışla dönüşe geçtik. Nerede geceleriz de artık uyuruz acaba diye aramızda konuşurken uzaklardan ince tonda bir uluma sesi geldi. Dedim heralde birileri eğleniyor zira ben severim doğada kurt gibi uluyup ses vermeyi. Selimle tam ne oluyor diye bakıştığımız anda içinde yürüdüğümüz ormanın her yerinden aynı anda aynı ulumanın farklı versiyonları yükselmeye başladı. Gözlerimin büyüdüğünü hissettim resmen. "Çakal sürüsü!!!" dedim yüksek sesle. Sonradan öğrendiğimize göre çakal sürüleri her gün, güneşin batışını haber verirlermiş bu şekilde. Nerdeyse kolumu uzatsam erişebileceğim yerden bile uluma geliyordu. İnanılmaz heyecanlandım. Korku daha sonra geldi. :) Yine sonradan öğrendiğimize göre korkmamıza hiç gerek yokmuş çünkü çakal hayvancıkları yapı itibarıyla çok ürkekmiş ve gerçekten tehlikede olmadıkları sürece kimseye salça olmazlarmış. Bu sefer hızlı adımlarla ilerlemeye başladık. Bir işe yarar mı bilemeden can havliyle biber spreyini de çıkardık çantadan. Ulumalar kesildi ama tabi ki biz hız kesmeden yürümeye devam! Arada sağ arkamızdan, tepeye doğru bir yerden bir çıtırtı geliyor. Biz yürüdükçe aynı mesafeden başka bir çıtırtı tekrar ediyor. Tahminimiz çakallardan biri "napiyo bunlar burda yaaa" diye bir süre bizi takip etti. Sonra zaten gelen çıtırtılar da kesildi. Biz hızlı tempo yürüyüşe devam, ben bu arada sürekli yol kenarını ağaç altlarını falan kesiyorum - korkuyor olsam da - bir çakal görür müyüm acaba hevesi var içimde. Olmadı. :) Heyecan ve korkuyla bir de hızlı yürüyüşle epey terledik. Gün batımıyla beraber akın eden sivri sinekler biz arabaya gidene kadar yüzümüze boynumuza falan yapıştılar ve tabi yürüyüş öncesi sıktığımız Off hiç bir işe yaramadı, en sağlamından şişlendik Sarıkız'a ulaşana kadar. Hamsilos'un sinekleri öyle Ege'nin Akdeniz'in sinekleri gibi değilmiş arkadaş. Şişlendiğim heryer ufak birer adacık şeklinde şişti ve sağlam ağrıdı. Çakalların ve sineklerin ortasında gecelemek fikrinden hoşlanmadığımız için Hamsilos Burnu'ndan yaşadığımız heyecanlı yürüyüş sonrası kaçtık. :) Hala ağaç gölgesi su kenarı uyku kuytusunu bulabilmiş değiliz tabi bu arada. :)

Daha önce gördüğümüz plajdaki ahali normal olarak güneş batınca pılısını pırtınısını toplamış evine gitmiş. Bize gün doğmuş oldu. Çok yol kıyısı olsa da artık daha fazla turlayacak halimiz kalmadığından denize 5 adım bir mesafeye çektik arabayı. İlk yatak düzenini ayarlamak biraz vaktimizi aldı. İşimizi bitirdik biraz sahilde oturduk ve yattık. Yol kenarı bir noktada gecelemek çok da iyi bir fikir değilmiş. Sürekli araba geçiyor. Ben de her araba sesinde, duracak mı, geçecek mi, bize salça olur mu, jandarma gelir mi gibi bir dünya endişeye gark oldum. Tabi denize sıfır olduğumuz için mekanın talibi de çok. Yavaşlayıp devam eden, durup bakıp devam eden, hiç yavaşlamayıp gaza abanıp ses yapan vs. Ben etrafımda olup bitene çok tutulduğum için, öğlen yaklaşık 1'den beri hayalini kurduğum uykuya bir türlü dalamadım. Yorgun savaşçı kaptan şoför Selim Şahin normal olarak nerdeyse kafayı koyar koymaz uyudu. Ben de kafayı telefona verdim. Biraz sakinleştim artık uyur muyum derken zart dedi bir araba plaja girdi. Tahmin ediyorum bizim arabayı hiç görmediler. Sessiz sakin bir ekip. Sigara içiyorlar laflıyorlar falan. Neden sonraydı bir hatun sesi "Aaaa bakın buradaminibüs varmış..." diye sesini küçülttü cümlenin sonuna doğru. Kısa süre sonra da gittiler zaten. Uyumak için arabaya girdiğimizde saat 9buçuktu, ben uykuya dalabildiğimde herhalde saat 1 falan olmuştu. Uyku da öyle çok parlak bir uyku olmadı hani. Arka arkaya kabuslar görüp durdum. Ne gördüğümü hatırlamıyorum ama her uyandığımda kendime "ne hastalıklı biliçaltı lan bu, neydi bu şimdi!" diyip tekrar uyumaya çalıştım. Neyse sonunda derin uykuya dalmışım. Uyandığımda gün hafiften ağarmıştı. Perdeyi açtım. Manzara İNANILMAZ! Dalga kıranın olduğu tarafta 3-4 küçük bulutçuk var, renkler lila mor arası gidip geliyor. Su dümdüz. Sıfır hareket. Gökyüzü pudra pembe. O pudra pembe gökyüzündeki lila-mor bulutçukların yansıması hiç detay kaybetmeden denizin üzerinde. Keza dalgakırana halat atmış ufak teknenin yansıması da öyle. Gayrı ihtiyari "h.ssktr!" çıkıverdi ağzımdan. :) Benden gelen sese Selim uyandı. Bakınca o da aynı şeyi söyledi. :) Gücüm olsa kalkıp makineyi alıp çekecektim ama o zor gecenin arkasından mümkün olmadı. - burada sevgili okur kişilerin hayal kırıklığını anlayabiliyorum ama herşey görmekle olmaz biraz da hayal etmek gerek ;) - Biraz seyrettim manzarayı sonra da huzurla kocama sokulup uyudum. Tekrar bir uyandığımda gün daha tam aydınlanmamıştı ama o büyülü sahne tabi ki orada değildi. Tatsız geçen gecenin yorgunluğuyla bir daha uyudum. Pişip sıcaktan uyandığımızda saat 8'di. Yeni günde Erfelek Şelaleri ve nice süprizler bizi bekliyordu. Önceki yazılar; Bir ay, 5 coğrafi bölge, 4689km!!! - 1 - Hazırlıklar ve yola çıkış. 0km

#4689km #sapanca #sinop #wikiloc #hararet #Sarıkız #Karadeniz #gezi #T3 #gerede #Akgöl #sinopotosanayi #Hamsilos #Hamsaroz #nükleersantralistemiyoruz #nükleerenerjiyehayır #nükleerehayır #çakalsürüsü #çakal